17 Kasım 2008 Pazartesi

MERKEZ BANKASI PARA POLİTİKASI UYGULAMALARI VE GELECEK DÖNEM HEDEFLERİ

Temelleri 2001 yılı Mayıs ayında atılan “Ulusal Program” kapsamında, para politikasının temel hedefi orta vadede enflasyonu tek haneli rakamlara indirmek ve fiyat istikrarını sağlamaktır. Bu amaç doğrultusunda, Merkez Bankası ‘Örtük Enflasyon Hedeflemesi’ para politikası stratejisini benimsemiştir. Bununla beraber, Para Tabanı örtük enflasyon hedefinin yanında ek bir çapa özelliği taşımaktadır. Para Tabanı için dönemler itibariyle, enflasyon hedefi ve büyüme tahmini ile tutarlı hedefler belirlenmesinin yanında, Merkez Bankası, gelecek dönem enflasyonuna odaklanan bir para politikası stratejisi izlemektedir. Bu kapsamda, temel politika aracı olan kısa vadeli faiz oranları, enflasyonun gelecekte alabileceği değerler dikkate alınarak, sadece ve sadece enflasyon hedefine ulaşmak amacıyla etkin olarak kullanılmaktadır. Merkez Bankası gerekli önkoşullar sağlandığında ‘Enflasyon Hedeflemesi’ para politikası stratejisine geçmeyi planlamaktadır.

Anılan programın bir diğer önemli unsuru dalgalı kur rejimi uygulamasıdır. Bu rejim çerçevesinde döviz kurlarının seviyesi arz ve talep koşulları altında serbest piyasada belirlenmekte ve döviz kuru ekonomik temellerin, uygulanmakta olan programın ve bekleyişlerin bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bununla beraber, Merkez Bankası, 2002 yılında olduğu gibi 2003 yılında da, sadece döviz kurlarındaki her iki yöndeki aşırı dalgalanmaların önlenmesi amacıyla döviz kurlarının seviyesine yönelik olmayan sınırlı müdahalelerde bulunacağını, bunun yanı sıra, ters para ikamesi ve ödemeler dengesindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda döviz rezervlerini artırmak için şeffaf döviz alım ihaleleri yapacağını açıklamıştır. Bu çerçevede, ters para ikamesi ve ödemeler dengesindeki gelişmeler nedeniyle piyasalarda oluşan döviz arz fazlası sonucu, uluslararası rezerv pozisyonunun güçlendirilmesi hedefi ile uyumlu olarak, 6 Mayıs 2003 tarihinde günlük döviz alım ihalelerine yeniden başlanmıştır. Döviz kurundaki aşırı oynaklığı azaltmak için ise piyasalara şeffaf ve sınırlı bir şekilde doğrudan müdahale edilmiştir.

Merkez Bankası, 2003 yılının ilk yarısında, Uluslararası Para Fonu ile yürütülmekte olan ulusal program çerçevesinde belirlenen bütün parasal performans kriterlerini ve gösterge niteliğindeki hedefleri tutturmuştur. Buna ek olarak, anılan programın ve dalgalı kur rejiminin kararlılıkla sürdürülmesi piyasalara olumlu sinyaller göndererek enflasyon bekleyişlerinin önemli ölçüde iyileşmesine katkıda bulunmuştur. Bu gelişmeler doğrultusunda Merkez Bankası, politika aracı olan kısa vadeli faiz oranlarını Nisan ayından itibaren beş kez indirerek, gecelik borçlanma faiz oranını yüzde 44’den yüzde 29 seviyesine düşürmüştür.

Merkez Bankası, Hükümet ile birlikte, 2003 yılı için enflasyon hedefini yüzde 20 olarak belirlemiştir. 2003 yılının ilk çeyreğinde, Irak’a yapılan askeri müdahalenin yarattığı belirsizlik ortamı, döviz kurunun ve dolayısıyla enflasyonun seyri üzerinde önemli bir rol oynamıştır. 2003 yılının ilk üç ayında, enflasyon gelişmeleri temel olarak maliyet yönlü faktörler tarafından belirlenmiştir. Döviz kurlarındaki ve ham petrol fiyatlarındaki artışlar, maliyetlerin yükselmesine ve özellikle toptan eşya fiyatlarında artışa neden olmuştur. Bununla beraber, iç talepteki sınırlı artış nedeniyle toptan eşya fiyatlarından tüketici fiyatlarına geçiş de sınırlı düzeyde gerçekleşmiştir. 2003 yılının ilk çeyreğinde yaşanan diğer bir olumsuz gelişme ise tarım ve gıda fiyatlarındaki artışın genel TEFE ve TÜFE artışının üzerinde gerçekleşmesidir. Yılın ikinci çeyreğinde, düşen ham petrol fiyatları ve Türk lirasının değer kazanması maliyet yönlü enflasyonist baskıların azalmasına yol açarak, enflasyonun önemli ölçüde yavaşlamasına neden olmuştur. Enflasyondaki bu düşüş eğilimi Temmuz ve Ağustos aylarında daha belirgin hale gelmiştir. Sınırlı iç talep ve enflasyon bekleyişlerindeki olumlu gelişmeler sayesinde enflasyondaki düşüş eğilimi hızlanarak devam etmiştir. 2003 yılının ilk üç ayında yaşanan olumsuz gelişmelere rağmen 2003 yılının ilk sekiz ayında kümülatif bazda TÜFE yüzde 11.7 olarak gerçekleşmiştir. Buna ek olarak, döviz kurlarında son aylarda görülen istikrar ve enflasyon bekleyişlerindeki sürekli düşüş, enflasyondaki azalış eğiliminin gelecek aylarda da devam edeceğini işaret etmektedir. Bütün bu gelişmeler yıl sonu enflasyon hedefine ulaşılmasını mümkün kılmaktadır.

Merkez Bankası, para politikasının nihai çerçevesinin, fiyat istikrarı hedefi doğrultusunda güçlü bir para politikası stratejisi olması nedeniyle, ‘Enflasyon Hedeflemesi’ olmasını planlanmaktadır. Merkez Bankası, enflasyon hedeflemesi stratejisi ile uyumlu olan dalgalı kur rejimine bağlılığını gelecek dönemlerde de sürdürecektir. Merkez Bankası enflasyon hedeflemesi stratejisine geçiş için teknik hazırlıklarını tamamlamıştır. Bunun yanında, Merkez Bankası, Yasasında yapılan değişikliklerle görev ve sorumlulukları bakımından doğrudan enflasyon hedeflemesine kurumsal olarak hazırdır. Ancak, enflasyon hedeflemesi rejiminin başarılı olabilmesi, Merkez Bankası tarafından yapılan hazırlıklara ek olarak öngörülebilir bir maliye politikasını da gerektirmektedir. Enflasyon hedeflemesi para politikası stratejisinin önkoşullarının sağlanmasında, kısa vadeli borç stokunun yüksek seviyede olması gibi nedenlerle karşılaşılan problemlere rağmen, son zamanlarda yaşanan olumlu makro ekonomik gelişmeler, Türkiye ekonomisinde göreceli olarak istikrarlı bir ortamın oluşmasına katkıda bulunmuştur. Bu olumlu ortamın enflasyon hedeflemesi stratejisine geçişte önemli bir temel oluşturacağı düşünülmektedir.


Süreyya SERDENGEÇTİ
T.C. Merkez Bankası Başkanı

"TÜRKİYE ROTASINI ÜRETİM, YATIRIM, İHRACAT VE İSTİHDAM OLARAK ÇİZMİŞTİR"

Devlet Bakanı Ali Babacan, Türkiye Ekonomisi ile ilgili görüşlerini bu ay yayınlanan İŞVEREN Dergisi’ne açıkladı.Türkiye ekonomisinin her geçen gün daha da iyiye gittiğini; göstergelerin yanı sıra günlük yaşamda da belirgin bir iyileşme farkedildiğini belirten Sayın Bakan, Türkiye’nin rotasını üretim, yatırım, ihracat ve istihdam olarak çizdiğini ve bu yönde kararlı adımlarla ilerlediğini belirtti.Enflasyonun ekonomi politikalarındaki kararlılık ve disiplinin de bir göstergesi olarak düşüş gösterdiğini ve bu konuda çok önemli bir başarı sağlandığını kaydeden Babacan, özel sektörün de katkısıyla enflasyonla mücadelenin sürdürüleceğini açıkladı.

İŞVEREN - Türk Ekonomisinin 2003 yılı sonbaharına girerken sergilediği görünümden memnun musunuz?

ALİ BABACAN - Geçtiğimiz on yıllara baktığımızda Türkiye’nin oldukça meşakkatli bir yoldan geldiğini görüyoruz: ekonomi ve siyasette üst üste yaşanan krizler, çözümsüzlükler, yolsuzluklar ve zaaflar sorunların birikmesine ve katmerleşmesine yol açmış; siyasetteki istikrarsızlık, ekonomiyi ve toplumsal yaşamı olumsuz etkilemiş; ciddi bir güven erozyonu oluşmuş; toplumun tümüne hakim olan ümitsizlik sağduyulu ve sağlıklı çözümlerin üretilmesini engellemiş; bunun ekonomik bir sonucu olarak da makroekonomik dengeler bozulmuş, üretim ve yatırım azalmış, yoksulluk ve işsizlik artmış. Bu manzara sadece geçtiğimiz birkaç yıl içinde değil, çok uzun süreler boyunca Türkiye’nin adeta kaderi haline gelmiş.

3 Kasım seçimleri, yoksulluğun, işsizliğin, karamsarlığın ve ümitsizliğin had safhaya çıktığı bir noktada gerçekleşti. Yıllardır bu sorunları takip eden, bu sorunlardan çeşitli boyutlarıyla mağdur olan ve bu sorunların çözümleri üzerine proje ve programlar üreten insanların biraraya geldiği bir parti olarak seçimlerden büyük bir başarıyla çıktık. Kuşkusuz bu başarı ve sevinç yalnızca partimizin değil, ayrıca oy veren ya da vermeyen toplumun tüm kesimlerinin başarı ve sevinci olmuştur. Çünkü Türkiye her şeyden önce özlemini duyduğu istikrara, tek partili bir iktidarın sağladığı güç ve iradeye sahip olabilmiştir.

“Türkiye ekonomisinin bugün sergilediği görünümden memnun musunuz” diye sorarsanız, geçmişin etkilerini gözönüne alarak memnun olmadığımı belirtirim. Zira on yıllardır üst üste biriken sorunları ne bir gecede ne de bir yılda tamamen çözmek mümkün değildir. Bunu bildiğimiz içindir ki Türk siyasetinde ciddi bir hastalık olan populizm ve populist söylem metodlarına hiç başvurmadık. Türkiye’nin gerçeklerini tüm çıplaklığıyla yansıttık ve bu sorunların temelli çözümü için programlar belirledik.

Bugün geldiğimiz nokta asla varmak istediğimiz nokta değildir. Çok sevindirici, ümit verici, güven verici gelişmelere şahit oluyoruz. Siyasette sağlanan istikrar, güçlü bir iktidar ve toplumun tüm kesimlerinin gittikçe artan güveni geleceğe daha da ümitli bakmamızı sağlıyor.

Türk siyasetinde gelenek haline gelmiş bazı yöntemleri uygulamayacak olmamız, hatta bu gelenekleri tamamen silme arzumuz kalıcı çözümler üretme irademizi destekliyor. Ne seçimler için ulufe dağıtma, ne geçici rahatlamalar, ne koltuk sevdası, ne iktidar hırsı... Bunların hiçbirine prim vermeyecek bir hükümet işbaşında. Dolayısıyla sadece bugün için, sadece günü kurtarmak için değil, Türkiye’nin geleceğini, yarının nesillerinin Türkiye’sini yeniden şekillendirmek için mücadele veriyoruz.

Bu süreç mutlaka zaman alacaktır. Ancak yukarda da değindiğim gibi çok sevindirici gelişmeler de olmaktadır. İşbaşına geldiğimiz günden itibaren uygulamaya koyduğumuz ekonomik programımız, disiplinli ve kararlılık içinde yürütülen politikalarımız, yurtiçinde ve yurtdışında yeniden tesis ettiğimiz prestij ve benzeri bir çok gelişme doğru rotada olduğumuzun göstergesidir.

Türkiye ekonomisi her geçen gün daha da iyiye gitmekte, göstergelerin yanı sıra günlük yaşamda da belirgin bir iyileşme farkedilmektedir.

1 Ağustos 2003 tarihinde 5. Gözden Geçirme çalışmalarının tamamlanması ve Türkiye’nin 2004 ve 2005 yıllarına ait borç ödeme takvimini netleştirmemiz, ekonomimizde yeni bir dönüm noktası olmuştur.

ABD’den sağlanacak 8,5 milyar dolarlık kredi ekonomimizde belirgin bir rahatlama sağlamıştır.

Yüzde 20 yıllık enflasyon hedefimiz mümkün gözükmektedir.

Büyüme oranlarında mevsimsel bir düşüş yaşanmakla birlikte bu düşüşün yıllık yüzde 5 hedefimizden bir sapma beklenmemektedir.

Yüzde 6.5’luk faiz dışı fazla hedefimizde kararlılığımız devam etmektedir. Hükümetimizin gelecek yıl, yani 2004 yılı için de faiz dışı fazla hedefi yüzde 6,5 olarak öngörülmektedir.

Faizlerdeki düşüş de devam etmektedir.

Yurtdışına ihraç ettiğimiz Eurobondlarımızın ikinci el piyasalardaki fiyatları tarihsel bir artış göstermektedir.

2002 Eylül’ünde 30 yıllık dolar tahvilimizin faizi yüzde 14,1 iken bu oran bu günlerde yüzde 10,5 civarında gerçekleşmektedir.

Faiz Dışı Fazla sonuçları, reel faizlerdeki düşme ve TL’deki değerlenme sonucu kamu borç rasyosu da düşmektedir.
2001 sonu için yüzde 92 olarak gerçekleşen borç rasyosu 2002 sonunda yüzde 80 olmuştur. 2003 yılı sonu için ise yüzde 70’in altı öngörülmektedir.

Ekonomik parametrelerdeki iyileşme en iyi şekilde beklenti anketlerine yansımaktadır.

  • Tüketici Güven Endeksi artmaktadır,
  • Reel Kesim Güven Endeksi artmaktadır,
  • Enflasyon Beklentisi düşmektedir,
  • Büyüme Beklentisi yükselmektedir,
  • Faiz Beklentisi düşmektedir
  • Mali disiplin ve ekonomik programımızdan taviz vermeksizin sosyal politikalarımız da imkanlar dahilinde hayata geçirilmektedir.
Türkiye rotasını üretim, yatırım, ihracat ve istihdam olarak çizmiştir ve bu yönde kararlı adımlarla ilerlemektedir. Bu rota istikrar ve güvenle desteklenmektedir. Türkiye bölgesinde ve uluslararası platformlarda hakettiği saygın konuma ulaşmaktadır.

Bu rotadan, önümüze koyduğumuz hedeflerden vaz geçmemiz, taviz vermemiz ve erkenden zafer ilan edip rehavete kapılmamız mümkün değildir. Türkiye’nin katetmesi gereken daha uzunca bir yol vardır. Biz sabırla, inatla, kararlılıkla bu yolda yürümeye devam edeceğiz. Yurt içinden ve yurtdışından bize duyulan güveni sarsmayacağız ve Türkiye’yi özlediği yarınlara ulaştıracağız.

Dolayısıyla bugünlerde sevinçle izlediğimiz olumlu gelişmeler sadece bir başlangıçtır. İstikrar, kararlılık ve güven Türkiye’de işverenlerimiz, sanayicilerimiz, tüccarlarımız, çalışanlarımız için daha aydınlık, daha müreffeh, daha demokratik ve daha kalkınmış bir Türkiye’nin oluşmasını sağlayacaktır.

İŞVEREN - Yıl sonu için enflasyon ve büyüme tahminlerinizi öğrenebilir miyiz?

ALİ BABACAN - Hükümetimizin Ekonomik programında Yıllık enflasyon hedefi yüzde 20, büyüme hedefi ise yüzde 5 olarak belirlenmiştir.

Enflasyonda yıllar sonra oldukça olumlu gelişmeler yaşanmaktadır. Enflasyon 18 yıl sonra ilk kez eksi oranla tanışmış, Cumhuriyet tarihinde ilk kez TEFE ve TÜFE aynı anda ve art arda negatif çıkmıştır. Yıl sonu hedefimizi tutturmamız oldukça kolay görünmektedir. Hatta enflasyonun yüzde 20 hedefinin altında çıkması bile mümkün görünmektedir.

Enflasyondaki düşüş ekonomi politikalarımızdaki kararlılık ve disiplinin de bir göstergesidir. Ekonomi politikalarımızın en önemli unsuru olan Enflasyonla Mücadelede çok önemli bir başarı sağlanmıştır. Şimdi önemli olan bu başarının devamıdır. Özel sektörün de katkısıyla enflasyonla mücadele sürdürülecektir.

Enflasyondaki düşüşün doğal bir sonucu olarak Türkiye bugün artık yeni bir para birimini konuşur hale gelmiştir. Yıllardır bir rüyadan öteye geçemeyen paradan sıfır atma operasyonunu son iki aydır Merkez Bankamızla sık sık istişare ediyoruz. Bu konu 2004 bütçesiyle ilgili olarak bir ön çalışma gerektirmektedir. 2005 yılında yeni para birimine geçilip geçilmeyeceği Hazine Müsteşarlığı, Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı’nın çalışmaları neticesinde belirlenecek ve kamuoyuna zamanı gelince duyurulacaktır.

Büyüme hedefimizde de bir sapma sözkonusu değildir. Son aylardaki mevsimsel düşüşlere rağmen yüzde 5 olarak belirlediğimiz büyüme hedefini aşabileceğimizi tahmin ediyorum.

İŞVEREN - Önümüzdeki dönemde, ekonomik açıdan karşılaşabileceğimiz olumlu ve olumsuz gelişmeler neler olabilir?

ALİ BABACAN - Yaklaşık 11 aydır sürdürdüğümüz politikaların bir sonucu olarak göstergelerde oldukça önemli ve sevindirici seviyeleri yakalamış durumdayız. Ekonomide istikrarın vazgeçilmez unsuru olan güven yurt içinde olduğu kadar yurt dışında da sağlanmış durumdadır ve Türkiye saygınlığını yeniden elde etmektedir. Bu olumlu seyir mutlaka devam edecektir. Bu aşamadan itibaren makroekonomik göstergelerdeki iyileşmeyi kalıcı kılmak ve yeni sevindirici gelişmelere şahit olmanın yanısıra göstergelerin günlük yaşama yansıması da artacaktır. Yatırım, üretim, istihdam ve ihracat artacak, toplumun tüm kesimleri belirgin şekilde olumlu gelişmeleri hissedecektir.

Ben Türkiye’nin olumsuz senaryolardan artık uzak kalması inancındayım. Kuşkusuz bu inancımız bizi eleştirilere kulak tıkamaya, tedbirsizliğe, rehavete sevketmeyecektir. Ancak Türkiye doğru yoldadır, olumlu bir süreçtedir ve bu süreç de kesinlikle kalıcıdır.

İŞVEREN - Son olarak, IMF ile ilişkilerimiz ve geleceği konusundaki düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

ALİ BABACAN - IMF ile ilişkilerimiz konusunda bazı kesimler tarafından yapılan eleştirilerin bilgi eksikliği nedeniyle sağlıklı bir zemine oturmadığı inancındayım.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, IMF ile bir borç ilişkisi içinde olmak bir ülke için hastalıklı bir durumdur. Hiç kimsenin böyle bir durumdan hoşnut olması mümkün değildir. Ancak böyle bir durum da belli bir sürecin sonucudur. Türkiye’nin hedefi en kısa zamanda bu borç ilişkisinden kurtularak doğal yollardan ve düşük faizlerle borçlanma metodlarına ulaşabilmesidir. Bunun için bir takvim vermek şimdilik mümkün değil. Ama hedefimiz budur. Bu hedefi gerçekleştirdiğimiz zaman IMF ile ilişkilerimiz de, kurucusu olduğumuz uluslararası bir kuruluşun her ülkede yaptığı gibi ülkemizi izlemesi ve rapor yazması boyutunda kalacaktır.

PİYASA EKONOMİSİNİN NERESİNDEYİZ

Ülkemiz, henüz bir Anayasal yükümlülük olarak benimsenmiş bulunmamasına rağmen; iki uluslararası taahhüdü dolayısıyla rekabetçi bir piyasa ekonomisini hayata geçirmeyi üstlenmiş durumdadır. Bu taahhütlerden birincisi, AB ve Kopenhag kriterleri, ikincisi ise IMF ve Dünya Bankası ile yapılan anlaşmalar nedeniyle verilen niyet mektuplarıdır. Yirminci Yüzyıl Tarihi, liberal piyasa örgütlü ekonomik sistemlerle, devlet yönetimindeki ekonomiler arasındaki çetin mücadelenin veya rekabetin, piyasa ekonomileri lehine sonuçlandığı dönem olarak yazılacaktır.. Aslında Soğuk Savaş, SSCB ve peyklerinin tarih sahnesinden çekilmesi ve K.Çin’in piyasa sosyalizmine doğru kayması ile bitti. Soğuk Savaş’tan galip çıkan, Batı’yı oluşturan iki siyasi ve ekonomik blok olan ABD ve AB ekonomilerinin ortak özellikleri; piyasa ekonomileri olmalarıdır. Bu makalede iki konuyu işlemeye çalışacağız. Birincisi piyasa ekonomisinin temel niteliklerinin anlatılması, ikincisi ise Türkiye’nin ne ölçüde piyasa ekonomisi olduğudur.

Piyasa Ekonomisi Nedir?

Niteliği ve Tanımı

Öncelikle ifade edelim; piyasa ekonomisi, niteliği itibariyle, tıpkı alternatifleri gibi; insanların, iktisadi faaliyetlerini koordine etmek üzere kendiliğinden oluşturdukları bir iktisadi örgütlenme biçimidir. Marksist Literatürde, iktisadi örgütlenme biçimlerine; ‘üretim tarzı’ da denilmektedir. Piyasa ekonomisini tanımlayacak olursak: Piyasa ekonomisi, özel mülkiyetin var olduğu ve devir edilebildiği, işbölümünün bulunduğu ve iktisadi ajanın müteşebbis olduğu, sözleşme ve girişim özgürlüklerinin tanındığı, özel teşebbüsün esas alındığı, rekabetçi serbest fiyatların kaynakları desantralize şekilde tahsis ettiği, bir gönüllü mübadeleler yumağı olup; bu gayrişahsi ve kendiliğinden oluşan sürekli dev açık artırmaya veya iktisadi örgütlenmeye, neticede tüketiciler egemendirler.

Burada üç hususa hemen işaret edelim: Bunlardan;

(i) ilki, piyasa ekonomisinin alternatifleri ve kendi türlerinin neler olduğu ve bunlar arasında geçişi neyin sağladığıdır.
(ii) İkincisi ise; piyasa ekonomisinin varolması için gerekli ortamın koşulları ya da altyapısıdır.
(iii) Üçüncüsü ise, piyasa ekonomisinin kurumlarıdır.


Piyasa Ekonomisi’nin Alternatifleri ile Türleri

Bugün, küreselleşme çağında, piyasa ekonomisi alternatifsiz sayılsa bile; tarihen veya geçmişten miras kalmış günümüzdeki alternatifleri bulunmaktadır. Bunlar

(i) Sosyalizm: Merkezi Planlama, Piyasa Sosyalizmi,
(ii) Karma Ekonomi: Devletçilik (= planlama +KİT’ler) ağırlıklı, özel teşebbüs ağırlıklı,
(iii) Piyasa Ekonomisi: Serbest Piyasa Ekonomisi, Sosyal Piyasa Ekonomisi
olarak sayılabilirler. Bu söylediklerimizi bir çizelge ile sunalım.

Piyasa Ekonomisinin Alternatifleri ve Türleri

Sosyalizm
Karma Ekonomi
Piyasa Ekonomisi
* Merkezi Planlama
* Piyasa Sosyalizmi
* Devletçilik ağırlıklı
* Özel teşebbüs ağırlıklı
* Sosyal Piyasa Ekonomisi
* Serbest Piyasa Ekonomisi

Bu konuda iki ana eğilim mevcuttur.

(a) Öncelikle Sosyal Piyasa Ekonomisi, özellikle Alman uygulamasından kaynaklanan bir terim olup; liberal piyasa ekonomisi ile Hıristiyan Demokrat Partinin cemaatçi sosyal dayanışma geleneğinin birleştirilmesi ile elde edilmiştir. Bir başka deyişle, Sosyal Piyasa Ekonomisi ( = piyasa ekonomisi + sosyal refah hizmetleri) olarak tanımlanabilir. Serbest Piyasa Ekonomisi ( = piyasa ekonomisi + sosyal güvenlik ağı) şeklinde özetlenebilir. Anlaşıldığı üzere sosyal piyasa ekonomisi, piyasa mekanizması yanında sosyal refah hizmetlerini de kapsar. Bu sosyal refah hizmetlerini; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, konut, çevre koruma olarak sayabiliriz. Ancak öncelik devlette değil, piyasa ekonomisindedir. Bu açıdan bakıldığında Muhafazakârların sosyal piyasa ekonomisi, Sosyal Demokratların sosyal refah devletinden ayrışır. Oysa Liberallerin serbest piyasa ekonomisinde Sosyal Güvenlik Ağı için söz konusu olan, toplumun en yoksul kesimini asgari bir geçim düzeyinde tutmak için; tercihen geçici ve pirim esasına dayanan sigorta yaklaşımı ile devletçe himayesidir. Sosyal refah hizmetleri yaklaşımında devlet, bir kamu hizmeti olarak piyasa gelir dağılımını yeniden dağıtmayı ve eşitlik yönünde değiştirmeyi, bir görev olarak kabul etmektedir. Güvenlik ağı (safety net) yaklaşımında ise; devletin görevi veya kamu hizmeti, gelir dağılımını değiştirmek değil; yurttaşların gelirinin belli bir minimumdan aşağıya düşmesinin yani mutlak yoksulluğun önlenmesi, kısacası sosyal dayanışmadır. Piyasa ekonomisi içerisinde de; sosyal piyasa ekonomisinden, serbest piyasa ekonomisine doğru bir geçiş eğilimi gözlenmektedir.

(b) İkincisi, 20. Yüzyıl içerisinde ortaya çıkan ve günümüzde de devam eden bir başka eğilim, piyasa ekonomisine geçmeyen ekonomilerin yani alternatiflerinin, küreselleşme çağında, açık ekonomiler dünyasında artık rekabet olanağının bulunmadığıdır. Bir başka deyişle; küresel pazarda ekonomilerin varolmaları, neticede rekabet edebilmelerine ve rekabet edebilmeleri ise; piyasa ekonomisi olmalarına yani piyasa güçlerinin serbest işleyişine izin vermelerine bağlıdır. Dolayısıyla soğuk savaş döneminin kapalı ulusal ekonomileri içerisinde geliştirilen sosyal refah devleti, günümüz küresel pazarındaki rekabet karşısında, çökme sinyalleri vermektedir. Küresel piyasada sermayenin hareketliliği ve Çin ve Hindistan gibi ucuz işgücü ülkelerinin Dünya Pazarına açılmaları, sosyal regülasyonları ile gelir ve fiyatlar politikalarını geçersiz kılmaktadır. Dahası, küresel ekonominin rekabetçi yapısına ve piyasa güçlerinin işleyişine ayak uyduramayan piyasa ekonomisinin alternatiflerini benimsemiş ülkeler, ekonomik kriz denilen bir çöküntü ile karşılaşmaktadırlar. İşte bu konjonktürel olmayan yani yapısal ekonomik krizle boğuşan ülkelere verilen ad; ‘Geçiş Ekonomisi’dir.

Geçiş Ekonomisi Kavramı

Geçiş Ekonomisi, piyasa ekonomisinin alternatifleri olan sosyalist veya karma ekonomilerin; küreselleşme çağında ve açık ekonomi koşullarında, kendilerini piyasa ekonomisine uyarlamaları sürecine verilen addır. Aslında yukarıda değinildiği üzere; sosyalist veya karma ekonomilerin piyasa ekonomisine geçmeye uğraşmaları, bilimsel gerçekleri kavramaları sonucunda kendi rızalarıyla olmamaktadır. Bir başka deyişle, geçiş ekonomisi sürecini başlatan, piyasa ekonomileri ile alternatifleri arasındaki rekabet sonunda, ikinci guruba dahil ülkelerde iktisadi krizin ortaya çıkması; böylece karma ve sosyalist ekonomik örgütlenmelerin çökerek işlevlerini yitirmesidir.

Geçiş Ekonomileri’nin temel özellikleri şunlardır: Alternatif sistemlerin, yarattıkları israf nedeniyle küresel rekabeti kaybetmeleri ile kamu açığının, dış açıkla birlikte ortaya çıkması ve mevcut tüketim düzeyini sürebilmesi için iç ve dış borçlanmaya başvurmaları ile yüksek borç servis yükünün taşınamaz hale gelmesinin devalüasyona zorlaması; bunun sonucunda, milli gelirlerinin en az dörtte birini kaybetmeleri ve borç stoğunun milli gelirlerini aşması, dahası yaygın işsizlik ve yoksullaşmadır. Aslında sosyalist ve devletçi karma ekonomilerde; planlama mekanizması etkin ve KİT’ler kârlı olmadıkları için, kamu sektörünün açıklarının iç ve dış borçlanma ile finansmanı; neticede borç servis yükünün taşınamaz hale geldiği sinyalini verince; sıcak paranın yurt dışına çıkmak istemesi ile kurlar üzerindeki baskı sonucu ortaya çıkan devalüasyona paralel olarak, milli gelirde düşme ve işsizlik söz konusudur. Ancak yapısal buhranda, konjonktürel krizlerden farklı olarak; kurların ve diğer makro dengelerin düzeltilmesi ile tekrar ekonomik istikrara, sürekli büyümeye kavuşmak ve işsizlik ile yoksulluğu yok etmek mümkün değildir. Çare, piyasa ekonomisine geçiş, yani yapısal reformlardır. Ancak bu reformların yapılması ve piyasa ekonomisi koşullarına uyum süreci, en az on yıl alır.

Açık Toplum ve Piyasa Ekonomisi

Bir açık toplumun/sivil toplumun, temel kurumları: (a) Demokrasi, (b) Hukuk Devleti, (c) Sosyal Ahlâk Kodu’dur. Bir açık toplumda, tek başına piyasa ekonomisi varolamadığı gibi; etkin biçimde işletilemez. Bir başka deyişle, piyasa ekonomisine tüketicinin egemen olabilmesi, ancak; seçmenin siyasal iktidarı elinde tutması ile mümkündür. Böylece piyasa ekonomisi ve demokrasi iki desantralize karar alma veya oylama süreci olarak birbirlerini tamamlar ve güçlendirirler. Demokrasi, hukuk devleti ve sosyal ahlâk kodu, piyasa ekonomisi için gerekli alt yapıyı oluştururlar.

Demokrasi ve Piyasa Ekonomisi: Bir ülkede demokrasinin varlığı için gerekli olan üç husus, aslında piyasa ekonomisinin varlığı ile mümkündür. Bunlar : (1) Demokrasi için şart olan; Kuvvetler Ayrımı, ‘İktisadi ve Siyasal İktidarların Ayrımı’nın gerçekleşmesini yani piyasa ekonomisinin kabulünü gerektirir. Örneğin devletçiliğin mevcudiyeti, siyasal ve iktisadi iktidarlar tekelini hükümetlere vermekte olup; rant ekonomisine ve popülizme yol açmaktadır. (2) Muhalefet hakkının mevcudiyeti, birden çok siyasal partinin varlığıyla değil; piyasa ekonomisinin ve özel mülkiyetin yani servet sahibi bireylerin bulunması ile mümkündür. (3) Piyasa ekonomisi netice itibariyle özgürlük ve etkinliği bağdaştırabilen tek iktisadi örgütlenme olduğu için; demokrasinin ihtiyaç duyduğu ekonomik sistemdir. Ayrıca demokrasi de, piyasa ekonomisine destek verir: (a) Tüketicinin piyasada ‘kıral’ olabilmesi; seçmenin devlete egemen olmasına bağlıdır. (b) Piyasa ekonomisinin aksaklıklarını gidermek için kurulan devletin, kamu hizmetlerinin etkin olarak temini, oy sandığı mekanizmasına bağlıdır.(c) Piyasa ekonomisi için şart olan ekonomik özgürlüklerin mevcudiyeti, demokrasinin varlığı ile mümkündür.

Hukuk’un Üstünlüğü ve Piyasa Ekonomisi: Burada ‘Hukuk Devleti’ yerine, sivil topluma daha uygun düşen; ‘Hukuk’un Üstünlüğü’ teriminin kullanılması yerinde olur sanırım. Zira hukuk devleti ile kanun devleti karıştırılmaktadır. Alında hukuk, mülkiyetin, kişilik haklarının ve özgürlüklerin, meşru ve kollektif savunması olarak tanımlanabilir: Dolayısıyla, hukukun üstünlüğü için esas olan bazı kurumların varlığı ve bazı evrensel kuralların benimsenmesidir. Bir ülkede hukukun üstünlüğünden bahis edebilmek için; ( i) özel mülkiyet ile (ii) sözleşme özgürlüğü ile birlikte sözleşmelerin yerine getirilmesinde devletin sorumluluğu kurumlarının, ve (a) ‘kanun önünde eşitlik’ ile (b) ‘zulme karşı direnme’ ilkelerinin kabulü gerekir: Bunları kabul etmeyen devletlere, hukuk devleti değil; kanun devleti denilebilir. Örneğin SSCB’nin, Anayasası ve binlerce kanunu olmasına rağmen, hukuk devleti olamamasının temelinde; bu kurumları ve ilkeleri red etmesi yatar.

Sosyal Ahlâk Kodu’nun Piyasa Uyumlu Olması: Belki en çok tartışmalı olan husus budur: Bazıları piyasalar, kendi iş ahlâkını kendisi yaratır ve dışardan bir sosyal ahlâk kodunun empoze edilmesine gerek yoktur; dahası tehlikelidir demektedirler. Diğer bir görüşe göre, Max Weber’den beri Protestan ahlâkı ile piyasa ekonomisi veya kapitalizm arasında bir ilişki olduğu gözlenmektedir. Nitekim bir mübadeleden tarafların yararlı çıkabilmeleri; yeterince bilgi sahibi olmalarına ve sözleşme hükümlerine uymayı benimsemelerine bağlıdır. Eğer sosyal ahlâk veya iş ahlâkı, dürüst olmayı ve ‘ahde vefa’yı öğütlüyorsa, sözleşme hukukundan önce piyasaları işletecek bir kurum mevcut demektir. Ayrıca örneğin sosyal ahlâk kodunun ‘faiz’e karşı olduğu bir toplumda, malî sektörün kurulabilmesi ve bunun reel sektörü finanse edebilmesi mümkün değildir. Böylece piyasa uyumlu bir sosyal ahlâk kodu; piyasa ekonomilerinin etkin işletilebilmesi için, pozitif dışsal ekonomi yaratır.

Piyasa Ekonomisi’nin Kurumları

Piyasa Ekonomisi’nin kurumlarını, tanımından hareketle şöyle sayabiliriz: (i) özel mülkiyetin varlığı ve özel mülkiyetin devir edilebilir olması, (ii) iktisadi ajan olarak müteşebbisin kabulü ve desteklenmesi, (iii) mübadele ve sözleşme özgürlüğü, (iv) iş bölümünün mevcudiyeti, (v) serbest fiyatların tüketici tercihleri ile belirlenmesi (vi) piyasalara giriş ve çıkışın serbest bulunması ( vii) piyasa aksaklıklarının giderilmesi ile sınırlı bir devletin ve vergi yükünün mevcudiyeti (vııı) tüm ekonomik özgürlüklerin temini (ix) piyasa disiplini veya piyasa müşevviklerinin varlığıdır.

Piyasa ekonomisi temelde dört kurumla ile başlatılabilir: Bunlar özel mülkiyetin varlığı, mübadele serbestisi, müteşebbisin iktisadi ajan olarak benimsenmesi ve iş bölümüdür. Genel anlamda piyasa, mübadelelerin yapıldığı yani özel mülkiyetin devir edildiği yere verilen addır. Dolayısıyla bir piyasa ekonomisinin temelinde mübadele serbestisi yatar ve bunun için de; sözleşme özgürlüğü ile özel mülkiyetin varlığı ve devir edilebilir olması gerekir. Mübadeleyi örgütleyen, kâr amacı ile hareket eden müteşebbistir. Müteşebbis, tüketicilerce mübadeleler aracılığıyla ihtiyaçlarını tatmin etmeyi başardığı ölçüde kâr ile ödüllendirilen, iktisadi ajana verilen addır. Refah Ekonomisi’nin birinci teoremine göre rekabetçi piyasa mekanizması, merkezi bir yönlendirmeyi gerektirmeden, bir ekonominin kaynaklarını en etkin şekilde tahsis edebilir: Kısacası piyasa ekonomisi, alternatiflerine bakışla en yüksek milli geliri yaratır. Bu sonuca, A.Smith’in ‘görünmez el’ mucizesi de denilir.

Bilindiği gibi toplam faktör verimliliği, iş bölümü yelpazesine ve işbölümü de piyasanın hacmine bağlıdır. Piyasadaki mübadele hacmi büyüdükçe; iş bölümü artar ve toplam faktör verimliliği yükseldiği için, milli gelir yükselir. Aslında müteşebbisler, yeni mübadele olanakları yaratarak yani ekonomide mevcut dışsallıkları içselleştirerek kâr eden iktisadi ajanlardır. Bir başka deyişle, eğer bir piyasada serbest tüketici tercihleri mevcut ve mübadele serbestisi var ise; müteşebbisler arasında kâr için yapılan rekabet, en etkin kaynak tahsisini sağlar. Devletin tüm yapması gereken şey; piyasalara müdahale değil; mübadelenin teşviki olmalıdır.

Türkiye Ne Kadar Piyasa Ekonomisi’dir?

Bir Geçiş Ekonomisi Olarak Türkiye

Türkiye devletçi/ karma ekonomiden, piyasa ekonomisine geçmeye uğraşan, fakat 1980’lerden beri bu süreci tamamlayamayan, bir geçiş ekonomisidir. Nitekim, mevcut ekonomik kriz, küreselleşme çağında karma ekonomiden piyasa ekonomisine geçişteki gecikmenin, maliyeti olarak ortaya çıkmıştır. Devletçilik ile kastolunan, planlama ve KİT’lerin, kaynak tahsisi mekanizması ve devlet teşebbüsleri olarak kamu sektörünü oluşturmalarıdır. Türkiye’de piyasa ekonomisine geçiş için özelleştirme denilen bir sürecin tamamlanması gerekirdi: Böylece kamu sektörünün tasfiyesi ile; mülkiyet rejiminin değişmesi, kaynak tahsisi mekanizmasının planlamadan, piyasaya dönüştürülmesi, iktisadi müşevviklerin değişimi, iktisadi ajanın bürokrat yerine mütebbis olarak kabulü, firmanın amaç fonksiyonunun kâr şeklinde belirlenmesi ve neticede karma ekonominin, piyasa ekonomisine tahvili beklenirdi. Bunlar yapılamadığı için; ortaya çıkan israf, kamu sektörü açıkları şeklinde ve artan borç yükü ile finanse edilmektedir. Bugüne kadar alınan önlemler; makro dengelere ait olup, malî önlemdir: Henüz yapısal dönüşümler başarılamadığından, Türkiye bir geçiş ülkesidir. Ancak piyasalarda bu gecikmenin yarattığı riskler artmaktadır.

Türkiye’de Kamu Sektörü ve Piyasa Ekonomisinin Hacimleri

Türkiye’de Konsolide Kamu Sektörü’nün hacmine ilişkin ciddi hesaplamalar, IMF’ye verilen niyet mektupları ile başlamış olup; henüz kamuya yapılan resmi bir açıklama yoktur. Ancak OECD’nin yöntemini kullanarak; kamu sektörü öğelerini alt alta yazıp toplayarak, bu hacmi kendimiz de 2002 yılı için tahmin edebiliriz:

Konsolide Bütçe Harcamaları / GSMH
% 42,6
KİT Harcamaları/ GSMH
% 13,8
Mahalli İdarelerin Harcamaları/ GSMH
% 3,97
Sosyal Güvenlik Kuruluşları/GSMH
% 10,4
Fonların Harcamaları/GSMH
% 0,7
Döner Sermayelerin Harcamaları/GSMH
% 2,18
Toplam
% 73,65

Bir başka deyişle, Türk Ekonomisi’nin veya GSMH’nın yaklaşık % 70’inin kamu kesimi denetiminde olduğu veya ancak % 30’unun piyasa ekonomisi tarafından temsil edildiği söylenebilir. Muhtemelen kayıt-dışı ekonomi rakamları GSMH’ya yani paydaya eklenince bu oranlar değişip piyasanın hacmi artabilir; ancak kayıt-dışı devlet dikkate alındığında, piyasa ekonomisinin hacmindeki artışın, çok fazla olmayacağı ve ekonominin yarısından fazlasının hâlâ kamu sektörü tarafından temsil edilmeye devam edeceğini iddia edenler de vardır. Henüz sonuçların alınmadığı 2003 yılı için kesin bir şey söylenemese de; 2002 yılı sonuna kadar IMF ile yürütülen istikrar programının, eldeki verilere göre kamu sektörünü şişirdiği yani devleti büyüttüğü anlaşılmaktadır: Bu husus, istikrar programının amacı ile taban tabana zıt bir durumdur. Bu noktada piyasa ekonomisine geçişteki gecikme, özel teşebbüslere risk olarak yüklenmektedir. Ayrıca rekabetçi bir piyasa ekonomisine sahip bulunmak, AB üyeliği açısından, Kopenhag kriteri olduğu gibi; ekonomik krizden çıkışın da yoludur.

Türkiye’de Piyasa Ekonomisine Geçiş için Yapılması Gerekenler

Türkiye, demokratikleşme sürecinde sadece siyasal hak ve özgürlükleri artırmakla yetinemez. Ekonomik demokratikleşme de gerekir. Aksi halde; piyasa ve devlet arasındaki denge, devlet ağırlıklı olarak devam edecek demektir. Piyasa ekonomisine geçiş için bu amaçla; ekonomik, siyasi, hukuki ve sosyal ahlâka ilişkin önlemlerin alınması beklenmelidir.

Türkiye’de Piyasa Ekonomisine Geçişte Alınması Gereken Önlemler

Ekonomik Önlemler
Siyasal Önlemler
Hukuki Önlemler
Sosyal Ahlâk Kodu
1. Özelleştirme tamamlanıp, piyasa büyütülmeli.
2. Ekonomik ve siyasal iktidarlar ayrıştırılmalı.
3. Vergi sistemi piyasa ile uyumlu kılınmalı: Vergi ve pirim yükü piyasanın taşıyacağı düzeye çekilmeli.
4. Endüstri ilişkileri, sınıf /ideolojik çatışmadan, piyasa ile uyuma kaydırılmalı
5. Üniversiteler müteşebbis fidanlığı kılınmalı ve teşebbüs arzı artırılmalı
6. Maastricht ve Kopenhag Kriterleri karşılanmalı.
1. Devletin ekonomik hacmi küçültülmeli
2. Denk bütçeye geçiş için, kamu hizmetinin tanımı yapılmalı.
3. Çoğunlukçu demokrasiden, Anayasal demokrasiye geçilmeli
4. Kayıt dışı ekonominin tasfiyesi için, seçmen vergi mükellefi kılınmalı
5. Kuvvetler ayrımını güçlendirecek bir siyasal örgütlenme benimsenmeli
6. Siyasal özgürlükler ve sivil toplum örgütleri güçlendirilmeli
1. Özel mülkiyet kurumu güçlendirilerek Anayasa’ya sokulmalı.
2. Sözleşme özgürlüğü yanında devletin sözleşmelerin icrasında mesuliyeti tanınmalı
3. Anayasal iktisat kurumları Anayasamıza girmeli.
4. Sosyal devlet ilkesi, sosyal güvenlik ile sınırlanmalı.
5. Hukuk devletinin temel ilkeleri: ‘kanun önünde eşitlik’ ve ‘zulme karşı direnme’ benimsenmeli.
6. Ekonomik özgürlükler artırılmalı
1. Sosyal ahlâk kodu, piyasa uyumlu kılınmalı ve öğretilmeli.
2. İş ahlâkı, meslek örgütleri ve odalarca öğütlenmeli ve denetlenmeli.
3. Rant ekonomisinin yani yolsuzlukların kaynağı olan çoğunlukçu demokrasi ve devletçilik tasfiye edilmeli
4. Kayıt dışılığın sosyal ahlâka aykırı olduğu anlatılmalı
5. Piyasa uyumlu bir sosyal ahlâk kodunun, demokrasinin işletilmesi ve uluslaşma için gereği anlaşılmalı.

Sonuç

Türkiye kuşkusuz devletçilik ağırlıklı/karma ekonomiden, piyasa ekonomisine geçmeye çabalayan, ancak bugüne kadar pek başarılı olamayan bir ‘geçiş ekonomisi’ konumundadır. Dahası, bu konuda eski Doğu Avrupa ülkelerinden geri kaldığımız, AB’nin gelişme raporlarından anlaşılmaktadır. Okuyucuların kendileri de, yukarıda anlatılan piyasa ekonomisinin niteliklerini ölçüt alarak; ekonomimizin, ne kadar piyasalaştığını belirleyebilirler. Yukarıdaki çizelgede yer alan hususlar belki sadece önemli görülenler veya sanılanlardır. Dahası, bu geçiş ekonomisi aşamasının tamamlanması, on yıllık bir döneme yani krizle başlayan 2000-2010 aralığına yayılabilir. Yoksulluk, işsizlik ve geri kalmışlıktan kurtulabilmemiz, piyasa ekonomisine geçişle; küreselleşme çağında ekonomimizin rekabet gücünün artırılmasında yani ekonomik israfın önlenmesinde yatmaktadır. Bir başka deyişle, 2000-2010 dönemi, hem Türkiye’nin AB üyeliği ve hem de piyasa ekonomisine geçiş çabalarının realize edilebileceği; Türk Ekonomi tarihinin, en uzun on yılı olacaktır.



Prof. Dr. Güneri AKALIN
H.Ü. Maliye Bölümü